Uzak…
Duygular, dokunulabilir, hissedilebilir, tadılabilir, koklanabilir. İçimizde doğan bir soyut kavramın dış dünyada vücut olduğu yansımasıdır sadece. Yine yansımalar…
Zaten kaybetmiş olduğumuz bir anlaşmanın içerisindeyiz. İlk başta, ruhun cismine üflendiği ilk anda, tüm acılara, kederlere, yansımalara gözlerimizi araladığımız o an’da, Dünya’daki ilk nefesimizi tükettiğimizde kaybettik.
İnsan olarak doğup insanlığımızı sattık.
Sözlerim ağır, aklım karışık, kendimi bulmaya çalıştıkça ruhum isyan çıkartıyor.
Hayatın bir kenarındayım, yaşadıklarım, gördüklerim, duyduklarım… şahidi olarak yazıldığım her şey birer birer ruhuma batıyor.
Bitmeyen Dünya telaşı.
Bitmeyen Dünyalar savaşı.
Bir çocuğun korkuyla titreyen gözleri.
Her şeyden uzağız. Her şeyin bu kadar içerisinde olup da her şeyden nasıl bu kadar uzağız?
Bunlar hep bizim suçumuz. Ben suçluyum, sen suçlusun, onlar da suçlu.
Çok mu kolaydı? İçin bu kadar almazken Dünya’yı, yarınları hevesle kucaklamak çok mu kolaydı?
Kupkuru, karanlık çöllerinde en güzel nergisleri, yaseminleri, gülleri, güller içinde gülenleri, yaşatmak çok mu kolaydı?
Nereden baksan yalnızız, kimsemiz yok. Yalnızlığımız bu birlikteliğimizden ileri gelir. Birin içinde biniz, paramparçayız.
En çok da bu cesaretsizliğim. İçimde haykırdıklarımın dudaklarımdan soluk bir nefes kadar dökülmeyişi ruhumu acıtıyor.
Her şeyin içindeyim, bir annenin feryadında, bir çocuğun gözlerinde, bir kedinin yaşam mücadelesinde, bir insanın derinliklerinde, vicdanının çok çok uzağında.
Ben işte içinde somutlaştıramadığın o duygunum. Şimdi dön bak aynaya, çıkar yüzündeki maskeyi. Bak bomboş aynaya, gör hiçliğin içindeki hiçi.
